A Symphony, Three Love Songs and One Game

Adel Abidin, Three Love Songs, Three-synced channel video installation, 2010

This text is written for Adel Abidin’s works in the exhibition ‘Move’, Arter Space for Art, İstanbul. (5 October- 15 November, 2012) Artists: Adel Abidin, Rosa Barba, Runa Islam. Curator: Başak Şenova, Editors: İlkay Baliç, Başak Şenova. Writers: Mia Jankowicz, Kerstin Stakemeier, Didem Yazıcı. Design:  Esen Karol

Symphony

Upon sitting down to write on certain works of art, one may choose to step back and look at the piece from a distance with the idea that the written piece will not be adding anything to the said artwork. This is not because the work itself has said the final word on what it tries to attain but rather because of the incompleteness and sensitivity of its subject matter. What could be the challenges one encounters when trying to produce an artwork whose subject matter is a group of people who have passed away during an unjust attack? Perhaps falling into the trap of re-positioning and thus exploiting already “victimised” and massacred people in the name of art? Adel Abidin picks up this already quite sensitive subject in an uncanny sensitivity, opening up new ways of reading and production. Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Bir Senfoni, Üç Aşk Şarkısı ve Bir Oyun

Adel Abidin, Üç Aşk Şarkısı, video enstelasyonu, 2010

Bu metin, Adel Abidin’in ‘Hamle’ sergisinde yer alan işleri üzerine yazılmıştır ve sergi kataloğunda yer almıştır. ‘Hamle’  Sanatçılar: Adel Abidin, Rosa Barba ve Runa İslam, Küratör: Başak Şenova, Editör: İlkay Baliç, Başak Şenova, Yazarlar: Mia Jankowicz, Kerstin Stakemeier, Didem Yazıcı. Tasarım: Esen Karol. 5 Ekim – 15 Kasım, Arter Sanat İçin Alan, İstanbul

 Senfoni

Kimi çalışmalar hakkında yazı yazmaya, o çalışmalara bir şey eklemeyeceği düşüncesiyle bir adım geriden, mesafeyle yaklaşılabilir. Çalışma kendisi, üzerine söylenecek son sözü söylemiş olduğu için değil; ele aldığı konunun hassasiyeti ve tamamlanmışlığından. Uğradıkları haksız saldırı yüzünden hayatını kaybeden bir grup insan üzerine sanatsal bir iş çıkarmanın zorlukları neler olabilir? Halihazırda “kurbanlaştırılmış” ve katledilmiş olan insanları ikinci defa sanat için araçsallaştırıp istismar etme tuzağına düşmek? Adel Abidin, kendi içinde zaten oldukça hassas olan bu konuyu, tuhaf bir duyarlılıkla ele alarak, yeni bir üretimin ve okumanın yollarını arıyor.

Senfoni(2012), incelikli bir ağıt yakmayı amaçlayan bir çalışma. İdeolojik güdüden bağımsız olarak, sırf kılıkları, saçlarındaki jöle, güneş gözlükleri ve dar kıyafetleri  yüzünden bu sene Irak’ta taşlanarak öldürülen “emo [1] gençler hakkında olan çalışma, ayrımcılık ve tahammülsüzlüğün en uç noktasını işaretliyor. “Hamle” sergisiyle birlikte ilk defa sergilenecek olan bu iş, heykel ve videodan oluşan, mekâna yayılan, bir anda tek bir mekânda değil, takip edilerek keşfedilecek iki parçadan oluşan bir yerleştirme. Çalışmanın metodu ve süreci, içeriğiyle bağlantılı olarak işliyor. Açılıştan birkaç ay önce, bütünüyle sergide yer alan heykellerin üretimine odaklanan Adel Abidin, neredeyse ibadet edercesine yoğun çalışarak, kendini bu heykelleri tek tek yontmaya adadı. Bunu özellikle belirtmemin sebebi, sanatçının el emeğini yüceltmek değil, çalışmanın arka planındaki anlatının, sanatsal yöntemle nasıl ilişkilendiğinin altını çizmek. Senfoni bir anlamda, sanatçının katliamdan dolayı duyduğu sancıyla başa çıkma yöntemi olarak okunabilir.  Gerçek insan boyutlarına göre tasarlanan video, katliamdan tek bir manzarayı yansıtıyor: Şiddetten sonra geriye kalan. Kurbanların ağızlarından çıkan iplerin bir güvercin ayağına bağlandığı senfonik bir uğurlama kuruyor. Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Tripping Up But Not Falling

Nejat Sati, 2012, Structure 2, 180x130cm, acrylic on canvas

This text is published in ‘State Of Mind’ the exhibition catalogue of Nejat Satı’s solo show at Pi Artworks, Istanbul, October 2012

I remember my trip to Nejat Satı’s atelier, filled with paintings and objects, in Izmir’s K2 Contemporary Arts Center nearly five years ago. This was a dazzling experience and I felt disoriented, as if stepping into Alice’s Wonderland. “Well done” (2008) an early work, consisted of thousands of pills which create a razzle-dazzle of colours. It is easy to hastily interpret it as a reference to the “Prozac Nation”. In fact, it represents the introspective aspect of Satı, who was raised in a family of pharmacists. His artistic practices had undergone a radical transformation; his works are still dazzling albeit more refined.  His new exhibition, “State of Mind” is directly related to his setting and his state of mind; in this exhibition, which will have a lasting effect in his career, Satı opens up his studio to the viewer as part of his concern to be a “more modest” artist.  The reason behind the transformation of his work is his intuition about social and individual experiences, which are conceptualised here in a romantic manner. In contrast to artists adopting a certain form early in their career, which they repeat over and over again in later works, Satı’s exhibition heralds his discovery of a simpler language in which his artistic explorations continue. The exhibition puts forward a speculation about life where people live amidst daily paradoxes, where they perceive things differently during day and night.

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Düşürmeden Çelme Takmak: Nejat Satı’da Kuraldışı Bir Dönüşüme Doğru

Nejat Sati, 2012, Strüktür 2, 180x130cm, tuval üzerine akrilik

Bu metin, Nejat Satı’nın Pi Artworks’te gerçekleşen ‘Halet-i Ruhiye’ sergi kataloğunda yer almıştır. Ekim 2012

Bundan yaklaşık beş sene önce Nejat Satı’nın İzmir, K2 Güncel Sanat Merkezi’ndeki dört bir yanı ilgi çekici resim ve objelerle dolu olan atölyesine gerçekleştirdiğim ziyareti düşündüğümde, Alice Harikalar Diyarı’na girmişçesine dikkatimin dağıldığı, baş döndürücü bir ziyaret olarak hatırlıyorum. Sanatçının, bugün erken dönem çalışmaları diyebileceğimiz ‘Aferin’ (2008) gibi renk cümbüşünü kutlayan bin bir tane hapın  bir araya getirerek oluşturduğu fosforlu bezemeler, hızlıca yorumlamayı sevenler için derhal ‘Prozac Nation’ı hatırlatıyor olsa da, esasında eczacı bir aileden gelen Satı’nın içe dönük çeşitlemelerini temsil ediyor. Sanatçı, bugünlerde radikal bir dönüşümden geçen pratiğini yine baş döndürücü, ancak bu defa daha temkinli ve rafine bir şekilde sunuyor. ‘Hâlet-i Ruhiye’, Satı’nın bulunduğu mekan ve durumla doğrudan ilişkili, stüdyosunu sergide ‘nasıl daha samimi olunur’ güdüsü ile açan, sanatçının kariyerinde kalıcı bir iz bırakacak bir sergi. Ondaki bu dönüşümün nedeni, toplumsal ve bireysel yaşanmışlıkları etraflıca düşünen ve romantikçe kavramsallaştıran bir sezgi. Kariyerinin başlarında belirli bir biçemi belleyip, bunu tekrar eden kendi kuşağındaki sanatçıların aksine, Satı bize sanatsal araştırmalarının devam ettiğini, daha yalın bir dilin keşfini müjdeliyor. Sergi, kentin ürettiği gündelik paradoksların içinde yaşayan, gündüz/gece, farklı ışık altında farklı algılar yaratan, sergi süreci boyunca kimi çalışmaların çıkıp, kimi yeni çalışmaların dahil olacağı yaşamsal bir senaryo ortaya koyuyor.

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

A Musical and Political Calendar

This text has written for the book of Masa Project on Önder Özengi’s work ‘ I Wanna Hurt – I Wanna Love’ (2008). Didem Yazıcı 2010.

The research starting with the question “What is left if we take the music out of a band?” brings us to an imaginary band, the unreal gigs of this band, and the set up that was designed with the fake objects that were left over from these performances. Masa lies as a massive four-legged animal in the form of a phony museum crafted with fake objects. In fact, we are on a suspicious ground that the tickets to non-existing concerts and unwritten newspaper articles are laid out in front of us, and actually it doesn’t really matter if the audience believes in them or not.  Besides encountering some everyday objects about the band, there is an important data fort he viewer: the dates! The work is trying to build itself over historicity. So, as the dates referred and the events that these dates refer to are highlighted, the band becomes only a tool such as a forgotten brochure from the past. But we shouldn’t be deceived by the fraudulent aspect of the work, because it performs through what is pointed out, not through what is shown. The dates chosen with a post-punk and dissident attitude, related to the everyday objects of the band manifest a documentary presentation. These objects that are presented like the archaeological remains of the actions of an activist organization have their meaning when matched with the specific dates. The political area and the musical area intersect on an operational ground and generate a mutual scenario. This historical selection starting with the ‘68 movement is based on both local and international political and musical events. With the emphasis on the dates, the work inevitably presents a construction that draws attention to the concepts of riots, massacres, activism, organization and memory. Is highlighting these dates in the search for social traces just a “reminding” gesture not the forget what was experienced? Within the contemporary art practice as a playground, what kind of point of view does creating a legend through the non-existent past of a fake music band and choose for them the dates of the significant political events of the present perfect include/suggest?

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Müzikal ve Politik Bir Takvim

 

Bu metin Masa Projesi Kitabı için, Önder Özengi’nin ”I Wanna Hurt – I wanna Love”  (2008) işi   yazında kaleme alınmıştır. Didem Yazıcı 2010

“Bir müzik grubundan müziği çıkartırsak geriye ne kalır” sorusuyla başlayan bir araştırma, hayali bir müzik grubuna, bu hayali müzik grubunun gerçekleşmemiş konserlerine ve bu performanslardan arta kalan sahte materyallerle tasarlanan bir kurguya götürür. Masa, sahte nesnelerle hazırlanmış düzmece bir müze kılığında, dört ayaklı masif bir hayvan gibi yatıyor. Aslında hiç var olmamış konserlerin biletlerinin, yazılmamış gazete küpürlerinin önümüze serildiği; üstelik izleyicinin bunlara inanıyor olup olmayışının önemini yitirdiği şüpheli bir zemindeyiz. Müzik grubuna ilişkin bir takım gündelik nesnelerle karşı karşıya olmanın dışında izleyici için önemli bir veri mevcut; tarihler! İş, kendini tarihsellik üzerinden inşa etmeyi deniyor. Öyle ki, referans verilen tarihler ve tarihlerin işaret ettiği olaylar ön plana çıkarken sahte müzik grubu eskiden kalma unutulmuş bir broşür gibi araçsallaşıyor. Ancak işin sahtecilik yanına aldanmamak gerekir; zira iş kendini, gösterilen değil işaret edilen aracılığıyla gerçekleştiriyor. Post-punk ve muhalif bir tavırla seçilmiş tarihler, müzik grubuna ilişkin gündelik nesnelerle ilişkilendirilerek dokümanter bir sunum ortaya koyuyorlar. Aktivist bir örgütün eylemlerinden kalma arkeolojik kalıntılar gibi dizilen bu objeler eşleştirildikleri spesifik tarihlerle anlam buluyorlar. Siyasi alanla müzikal alan, tarihsel ve eylemsel bir zemin üzerinde kesişerek ortak bir senaryo üretiyor. 68 hareketi milat alınarak başlatılan bu tarihsel seçki hem yerel hem de enternasyonal politik ve müzikal olayları temel alıyor. İş, tarihlerin yaptığı vurguyla birlikte ister istemez; ayaklanma, katliam, aktivizm, örgütlenme ve bellek gibi kavramlara dikkat çeken bir kurgu sunuyor. Toplumsal izlerin takibinde bu tarihlerin üstünden geçmek, yaşanılanları unutmamak adına yapılan salt “hatırlatıcı” bir jest olarak mı işler? Bir oyun alanı olarak güncel sanat pratiği içinde sahte bir müzik grubunun aslında hiç var olmamış yaşanmışlıkları üzerinden bir söylence oluşturmak ve bunu yakın geçmişe damgasını vurmuş politik olaylara denk getirmek ne gibi bakış açıları içeriyor/öneriyor?

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

The Move / Hamle

The publication that accompanies “The Move” exhibition at ARTER features Başak Şenova’s conceptual framework text along with essays by Mia Jankowicz, Kerstin Stakemeier and Didem Yazici. The book also includes dialogues between the curator and each artist, Adel Abidin, Rosa Barba and Runa Islam as well as stills from and photos of the works in the exhibition.

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

dOCUMENTA (13) With A Small Letter

II. documenta, 1959, installation view with works by Julio González. Bequest of Arnold Bode. Courtesy: documenta Archiv, Kassel

First published in ICE magazine, Issue 7, June 2012

Didem Yazıcı

Kassel looked different during my first visit two years ago, for the occasion of the graduate exhibition of the city’s fine arts school, and an open-studio visit. Arriving to Kassel by a train from Frankfurt on a sunny day, my mind was flooded by the exhibitions I wanted to see, and friends I wanted to meet. Having initially planned to limit my visit to a few days; Kassel, with its thousand colors, ended up pulling me in. The graduation exhibition was curated by Özlem Günyol & Mustafa Kunt that year (2010). The exhibition was installed in documenta halle, one of the primary locations of dOCUMENTA (13). The exhibition opening saw a performance by Mehtap Baydu, for which she had the visitors sample bits of her self-sewn dress, made of pestil (layers of dried fruit pulp, a traditional delicacy in Turkey).The next day, we had a long conversation with Mehtap by the river; by the time we’d gone through art, life, love, gender and the birds, I had long decided to dispense with my return ticket to Frankfurt. By then, Kassel was a source of inspiration for me, what with the riverside conversations, concerts, and exhibition openings of the art school situated in a park divided by a river, not to mention the road leading to a concluding swim in the river.

Being used to think of Kassel first and foremost as the documenta-city, I saw Joseph Beuys’ basaltic stones and trees while roaming through the roads and the Auepark. It felt like the city was commemorating documenta each and every year; and not once every five years as expected. With such observations in mind, I visited documenta’s library and archives, to trace the evolution of documenta. I was able, with great relish, to access the plethora of documents related to documenta, among them hundreds of artist booklets, exhibition catalogues and sets of letters discussing the planning and organization of previous documentas. Leaving the archives building, I bought catalogues of previous documentas in used bookstores, and started building scenarios for them, exhibitions I hadn’t had the opportunity to see. The institution I was used to encountering during studies on the history of exhibitions, curatorial studies and contemporary art history seemed to function like a factory, as it were, complete with its library, archives, depots and employees. That’s where I happened to see something related to dOCUMENTA (13) for the first time, two years before its opening:  a white sticker of the d13 logo. dOCUMENTA (13)’s title is not logo-centered, is written with a different typeset every time, and is written in small letters. Carolyn Christov-Bakargiev had earlier commented on the phenomenon of the programs automatically capitalizing the first letters, and the discomfort it causes the user to to go back and decapitalize it each time , noting this experience’s importance for d13. dOCUMENTA (13) differs from typical contemporary art exhibitions in not being centered on a preset concept, and employing various open-ended disciplines together. Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Küçük Harfle dOCUMENTA (13)

II. documenta, 1959, installation view with works by Julio González. Bequest of Arnold Bode. Courtesy: documenta Archiv, Kassel

Bu metin ilk olarak ICE dergisi  Haziran 2012 sayısında basılmıştır.

 

Didem Yazıcı

Kassel’e ilk defa bundan iki sene önce, güzel sanatlar okulunun mezuniyet sergisi ve açık atölye ziyareti için geldiğimde bana bugün olduğundan daha farklı görünmüştü. Güneşli bir günde Frankfurt’tan trene atlayıp Kassel’e vardığımda, aklımda merakla beklediğim sergiler, görmek istediğim tanıdıklar vardı. Bir kaç gün kalıp dönmeyi düşünürken, Kassel, matruşka bebekler gibi açıldıkça beni binbir rengiyle içine çekti. . O sene, Frankfurt’ta tanıyıp dostluk kurduğum ve birlikte çalışmaya başladığım sanatçılar Özlem Günyol & Mustafa Kunt serginin küratörlüğünü gerçekleştiriyordu (2010).Mezuniyet sergisi, documenta’nın ana mekanlarından biri olan documenta halle’de yer alıyordu. Sergi açılışında, sonradan adının Mehtap Baydu olduğunu öğrendiğim genç ve güzel bir kadın çıplak bedenine pestilden diktiği elbiseyi, sergi izleyicilerinin birbir gelip tadına baktığı bir performans gerçekleştirdi. Ertesi gün nehir kenarında Mehtap’la bir söyleşi gerçekleştirdik, sanattan, hayattan, aşktan, toplumsal cinsiyetten, nehir kenarındaki kumrulardan ve gündelik hayattan söz ettikçe, Frankfurt dönüş biletimin kullanmaktan çoktan vazgeçmiştim. Nehir kenarı sohbetleri, konserler, içinden nehir geçen parkta bulunan sanat okulundaki sergi açılışları ve sonrasında göle yüzmeye gidilen yol ile Kassel benim için sürükleyici ve esin veren bir yer haline gelmişti.

Tüm bunları yaparken Kassel’in documenta kenti olduğu hep aklımda; geçtiğim yollarda ve Aue park’ta Joseph Beuys’un bazalt taşları ve ağaçlarına rastlıyorum. Kentin belleği, documenta’yı sadece beş senede bir değil, her an canlı tuttuyor gibiydi. Aklımda bu düşüncelerle, documenta’nın izini sürmek için documenta’nın kütüphanesi ve arşivine girdim. Yüzlerce sanatçı kitabı, sergi kataloğu ve günümüze kadar documenta sergi yapımına dair mektuplar dahil en ufak belgeye şeffaflıkla ulaşmak inanılmaz bir hazdı. Sergi tarihi, küratöryel çalışmalar ve güncel sanat tarihi yazımından bildiğim bu kurum, kütüphanesi, arşivi, deposu ve çalışanlarıyla halka açık büyük bir fabrika gibiydi. Açılışından iki sene önce, dOCUMENTA (13)’e dair ilk gördüğüm şey oradaydı: dOCUMENTA (13) logosunun olduğu beyaz bir çıkartma. dOCUMENTA (13) logo merkezli olmayan, her defasında farklı bir karakterle yazılan, küçük harfle başlayan bir başlığa sahip. Carolyn Christov-Bakargiev, bilgisayarda küçük harfle başlayan bir sözcük yazdığımızda, programın otomatik olarak büyük harfe çevirdiğini, documenta’nın adını yazmak için büyük harfi silip yeniden küçük yapmaya çalışmanın zaman aldığını, bu durumun dOCUMENTA (13) için önemli olduğunu söylemişti. dOCUMENTA(13), önceden belirlenmiş bir konsept üzerine gitmeyen, farklı disiplinlerin biraraya geldiği açık uçlu bir çizgi çiziyor. Sanatsal direktörü, Carolyn Christov-Bakargiev, departmanların başı Chus Martinez, ve ‘agent’ adını verilen eş-küratörlerin, katılımcıların ve tüm çalışanlarının kolektif çalışmasıyla, sadece güncel sanata odaklı değil, güncel kültürü meydana getiren farklı disiplinleri de içeren kapsamlı ve alışılmışın dışında bir sergi meydana getiriyorlar.

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

Başak Şenova ile Küratöryal Pratikleri Üzerine Söyleşi

Bu söyleşi Sanat Dünyamız dergisi No.127 Nisan 2012 sayısında yayınlanmıştır.

 

Didem Yazıcı: 90’ların sonunda kurulan Bir Dükkân: Sanat Mekânı’nın ilk sergisi senin küratörlüğünde gerçekleşmişti: “Zemin, Mekân, Yüzey, Katman”. Serginin sonunda konstrüksiyon formundaki  çalışmalardan birini yıkıyordunuz. Küratöryal eylemi serginin aktif bir parçası haline getiren bu performansın, yerel güncel sergi tarihi açısından önemli  bir yeri olduğunu düşünüyorum. Performansın sergi konsepti ile olan ilişkisinden söz edebilir misin?

Başak Şenova: İstanbul’daki ilk sergimdi. Benim için önemli bir sergidir. Sergiyi kurgulama aşamasından, açılışına kadar yaşadığım süreçler, daha kariyerimin başından bir tasarımcı olarak nasıl bir küratöryal yaklaşım geliştireceğime dair bir rota çizmemi sağladı. Anahatlarıyla küratöryal çizgimi de belirledi.

Serginin hikâyesinin bilindik bir örgüsü var aslında: 20’li yaşlarındaki bir doktora öğrencisine, okuldaki performansı, sergiler ve işler üzerine yazılar yazıp, çeviriler yaptığı ve sanat üzerine  deneysel tasarımlar yaptığı için açılış sergisi küratörlüğü teklif edilir.[1] O da büyük bir heyecan ve mutlulukla bu teklifi kabul eder. Ancak bu o dönem için alışılagelmişin dışında bir tekliftir: Hangi sanatçılarla çalışması gerektiği önceden belirlenmiştir ve bir de mekân sunulmuştur. Şaşırtıcı olmayan tek şey, serginin bir bütçesinin olmamasıdır.

Ben bu koşulları kabul ettim. Çalışmam gereken sanatçılar zaten tanıdığım, işlerini takip ettiğim, hatta bazı çalışmalarını kaleme aldığım sanatçılardı. Onlarla çalışmamda bir sorun yoktu, hatta işbirliği yapabilecek, sağlam isimlerdi: Zeren Göktan, Eser Selen ve Mürüvvet Türkyılmaz. Tüm sergi süreci bir oyun olarak tasarlandı. Oyuncular vardı, rolü sürekli değişen (kimi kez hakem, kimi kez seyirci, kimi kez oyuncu) ben vardım, ve bize bu olanağı sağlayan Selim Birsel vardı. Serginin mekânsal tasarımı mekânın kimliğine dokunmadan, mekânın gün boyunca aldığı gün ışığını sınır olarak kabul ederek, yerçekimine karşı gelen bir düzenlemeyi öngörüyordu. Kısacası tüm işler tavanda başlıyor ve yere ulaşmıyordu. Farklı konular üzerine üretilen işler birlikte çalışıyordu.  Üretim sürecinin sonlarına doğru, Mürüvvet çeşitli sebepler yüzünden bu süreç boyunca kullandığı iskeleyi sergide tutmak istediğini dile getirdi. Bu tüm kavramsal çerçevenin dönüşmesi, hatta çökmesi anlamına geliyordu. Diğer iki sanatçı şiddetle karşı çıktı, ben de iskelenin kesinlikle kalkmasından yanaydım. Ancak önem verdiğim başka bir konu oyuncuların (sanatçıların) tamamının yüzde yüz emin ve memnun olacakları bir çözüm bulmaktı. Sonuçta bu ortak bir oyundu ve bu aşamada sanatçılar ve benim dışımda bu oyunu bozacak başka hiçbir oyuncuya yer yoktu. Ben oyundaki rolümü değiştirerek iskeleyi, aktif bir oyuncu olarak yıkmayı ve bu yıkma işlemini kaydedip, üzerinde çalıştığımız kitapçıkla belgelemeyi teklif ettim. Aynı kitapçıkta hem bu süreç, hem sanatçının, hem küratörün rolü ve sorumluluğu, bizler ve davet ettiğimiz eleştirmenler tarafından tartışılacaktı. Böylece iskele düşünce olarak varlığını korurken, fiziksel olarak sergide yer almayacaktı. Oyuncuların hepsi bu teklifi kabul etti, kitapçık oyuncuların çabalarıyla bütçe bulunarak çıktı ve sergi açıldı.

Read more…

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites


Subscribe to RSS feed