Pasifik’e Mektuplar ve Kurgusal Cevaplar

letters to

Bu metin ilk olarak ‘Zihinsel Mekan’ kitap serisinde basılmıştır. (Mart-Nisan 2013) ‘Zihinsel Mekan’ Elmas Deniz ve Sanat Dünyamız’ın ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir oluşumdur. Fotoğraf: Malin Bernalt, Okuma: Aaron Peck, Film Kolaj: Dominic Osterreid, Adam Harrison

Pasifik’e Mektuplar ve Kurgusal Yanıtlar

Didem Yazıcı

Çin Lokantasında Karşılaşmak, İp Üzerinde Yürümek ve Mektup Yazmak Üzerine Kurgusal Sorular

Mektup yazmak akrobasi yapmanın tam tersi olabilir mi? Bedenine boydan boya dikte ettiğin denge ve çevikliği, eline ve aklına da işleyebilir misin? Mektup yazarken, ip üzerinde yürürken ya da bir parkın orta yerindeki bir Çin lokantasında yeşil çay içerken aklının ucundan neler geçer? Restoranın sol köşesinde senin için seçilmiş olan bir masada yazmak ile alışageldiğin çalışma masasında yazmanın farkları nelerdir? Yazarken, kendini bir kenara koyup, ne kadar yazdığın kişi ya da yazdığın kent olursun? Kentin mimarisini, tarihi ve mekansal düzenlemesini, gündelik, siyasi ve ekonomik değerlere göre mi okursun? Tren, otel odası, dağ, bahçe, park, lokanta, kafe, kent merkezi, taşra…  ipin nereye gerili olduğunu, mektubu nerede yazdığını, hangi masada oturduğunu ne kadar önemsersin? Ilık bir yaz günü parkta sergi gezerken, yorulup yolda rastladığın bir restorana girdiğinde, severek okuduğun bir yazarı yan masada görürsen ne yaparsın? (Hani o Çin restoranında sol uç köşedeki masa) Bulunduğun kenti, günlük yazarcasına kaleme aldığın mektuplarında irdelediğinde ve yanlış anlaşılan şarkı sözlerinden alıntı yaptığında; sınırlar, inançlar ve kimlik belirginleşir mi? Soruları unut Pasifik, mektupları oku.[1]

 

Pasifik’e Mektuplar

Aaron Peck, Letters to the Pacific[2] (2010) kitabında yer alan,  If You Build it, They will Come[3] isimli yazısında Giorgio Agamben’in New York Üniversitesi’ndeki hocalık pozisyonunu neden kabul etmediğini hatırlatıyor. Agamben, Ocak 2004’ten bu yana yürürlükte olan, Amerika Birleşik Devlet’lerine vizeli girişlerde her iki elin başparmağının izinin alınmasını ve belgelenmesini, Nazi toplama kamplarında uygulanan biyopolitik dövme işlemine benzetiyor ve ülkeye girişini iptal ediyor. Agamben’in, bu kararını açıkladığı yazısının Le Monde’da yayınlanmasından yaklaşık iki sene sonra Aaron Peck, Amerika’ya vize ile giren herbirimizin yaptığı gibi, muhtemelen parmak izini vererek adım attığı New York’tan bir dizi mektup yazmaya başlıyor. Roman yazarı ve sanat eleştirmeni olan Peck’in, 2006-2007 senesinde sanat tarihi doktora araştırması için bulunduğu New York’tan, belirsiz aralıklarla yazdığı bu mektuplar, sadece bir seri mektup değil; bir günlük, tartışma alanı, edebi bir egzersiz olarak yeniden üretilerek sanatsal bir araç olarak da işliyor.

Kurgusal bir karakteri temsil eden Pasifik, belirli bir coğrafi bölgeyi imlediği kadar, yazarın Kuzey Amerika Pasifik kıyılarında yaşayan ya da yaşamış olan, belki de bir şekilde yolu oradan geçmiş tanıdıklarını ve arkadaşlarını tanımlıyor. E-mail üzerinden gönderilen bu mektuplar, birbirlerinin isim ve adreslerini görmeyen (bcc) yaklaşık 30 kişiye bir sene boyunca yazar tarafından gönderildiğinde, yazarın kendisi de bu mektupların daha sonra kitap olacağı ya da farklı biçimlerde yeniden üretileceğini bilmiyordu. Mektupları yazdığı günlerde, Aaron Peck’i, dağınık saçları ve her an fikrini değiştirecekmişçesine çevik bakışları ve kararlı olgunluğu ile, New York’un kafelerini, Staten Adası’nı, New Jersey’i, Harlem’i, gece pazarlarını, parklarını adım adım gezdiğini hayal edebiliyorum. Kentsel ve mimari tartışmalar üzerine söylecek sözü olan Peck, bu mektuplarda, edebi bir dil kurarken, aynı zamanda New York’u güncel ve tarihsel bir kentsellik açısından değerlendiren bir okuma sunuyor.

Kime yazıldığını bilmediğiniz bu kitaplaştırılmış mektupları okurken, şifresi kırılmış bir email hesabının okunmuş mektuplarını sinsice okuyormuşçasına, ya da size yazılmadığını bildiğiniz, ancak zarfı önceden açılmış mektupları tek tek gizlice okuyormuşçasına, yarı suçlu yarı zevkli bir his basıyor. Bu mektuplar elbet bir gezginin not defteri ya da günlüğü de olabilirdi, ancak Peck notlarını mektuplar halinde bir dizi tanıdığına göndermekle, bir anlamda bu metinleri ve deneyimlerini belirli bir çevre ile paylaşmak ve düşüncelerini tartışmaya açmak istediğini söylüyor. Sevgili Pasifik diye başlayan mektuplarda coğrafi imgelem üstünkörü bir metafor değil, metinlerin tümüne sızan temel bir yaklaşımın habercisi. Doğu nehrine sevgilerimi gönder diye biten bu mektupların, atlas üzerindeki açıklaması ile mektupların bütünündeki okuması farklı nüanslar taşıyabilir. Kitabın tümünde, okuyucuyu içine alan mekansal bir algı söz konusu. “İnsanın hayatla başa çıkması gerekir, metrolar da hayatı sayısız şekilde temsil ediyor[4].” Mektuplar, şehri boydan boya kesen bir metro hattında bir duraktan diğerine yolculuk etme telaşını, bir kentte turist olmanın, geçici bir şekilde ikamet ediyor olmanın ya da oranın vatandaşı olmanın tuhaf deneyimlerini anlatıyor. Amerikan Doğal Tarih Müzesi’ni gezerken karşılaşılan boş cam vitrinlerinden bahseden ya da şamanların kullandığı cenaze asasının, 1892’de müzeye kimin tarafından nasıl satıldığını anlatan bu metinler, gerçek bir merak ve belirli bir kaygının izlerini taşıyor.

 

Bu Söylenceleri Biraz Karıştırmak İsterim, Bu Benim Kuşkucu Doğamda Var

Kendi kendine konuşurcasına kaleme alınan bu mektuplardaki kurgu karakter Pasifik, Peck’in düşüncelerini yansıttığı eğik bir ayna gibi. Nereden nasıl yansıyacağının önemi yokmuşçasına, New York’ta geçen günlerin, gezdiği sokakların, girdiği yerlerin onda bıraktığı ve tetiklediği fikir ve hisleri her defasında Sevgili Pasifik’in altını çizerek bazen bir sevgili meramıyla, bazen bir bilim adamı kuşkuculuğuyla ele alıyor. New York’un tam ortasında bulunmayı bir paragraf ile, üzerinden çıkarıp attığı bir ceketin kıvraklığı ile açıklıyor. “So, what is it, dear Pacific?, And what is it about your politics? More than a mixed city, New York is a separate city where differences cross paths marginally public spaces; where people don’t so much connect as brush against each other, warm acquaintances, trading business cards or insults, where artifice, the layers upon layers of subway tracks, are as much archeological as they are contemporary; where restaurants turn over more quickly than outer-borough trains move. In the middle of observation, I’d like to complicate these myths a little; it’s my skeptical nature.[5]

 

Seni sevdiğim Gibi Neyi Sevebilirim Bu Kente Dair?

Pasifik metaforunun mektupları karşılayan en temel vurgu olduğunu düşündüğüm için, metnime bu terim üzerinden devam ediyorum. Mektupların neredeyse ürkütücü bir karakteri, Pasifik’in kim ya da kimler olduğunu asla bilmememiz. Bu belirsizlik, kitaba tedirgin bir sıfat yüklüyor. Mektupların kime yazıldığının önemi böylece yitiyor mu? Bu durumda kitabın tamamı bir monolog haline mi geliyor? Yazılan her mektup aslında birer cevap hakkı doğuruyor, ancak kitabı okuyan bizler bu yanıtları belki de asla bilmeyecek olmanın eksikliğini taşıyoruz. Bilerek ya da bilmeden içinde bulunduğumuz karşılık vermek hakkı, klasik anlamda mektupları tek tek yanıtlamak olmasa da, yazara açık ya da kapalı mektup yazma olasılığımızı saklı tutuyor. Ancak, bu mektuplar zaten bir iletişim ve fikir egzersizi olarak yazılmamış mıydı? Toplanıp, kitap olacağı düşüncesinden bağımsız, bir takım arkadaşlara gönderilen mektuplar olarak, belki birden çok yanıt aldı. Bunu belki de hiç bilemeyeceğiz, ama bu konuda ipuçları edinebiliriz.

 

İlk Yanıt ve Otopoitik[6] Bir Süreç

Son mektubun gönderildiği 2007’den üç-dört sene sonra Matthew Stadler’in, (Publication Studio/ Jank Editions) Aaron Peck’e o bir sene içinde gönderilen tüm mektupları kitap halinde yayınlamak istediğini söylemesi ile Letters To The Pacific farklı malzemelerle, farklı sanatçıları sürecine dahil eden cevabi bir iş olmaya başlar. Önce Stadler’in önerisi üzerine, mektupların kitaplaştırma süreci başlar. Tam da bu noktada, Peck’in mektupları yazışında çok da açık olmayan, ancak içten içe diyalog başlatma güdüsü, kendisini ortaya koyar. Bu mektuplar, her ne kadar kapalı bir şekilde bcc’de gönderilmiş olsa da, esasında daima yanıta açık,  ve sanatsal bir tartışma ortamı yaratma potansiyeli taşıyordu. Mektupları kitaplaştırma fikri üzerine, Peck Düseldorf’ta yaşayan sanatçı arkadaşı Adam Harrison’u kitabın yapım aşamasına dahil olması için davet eder. Adam, bu sürece Peck ile ortak arkadaşı olan, Düsseldorf Sanat Akademisi’nden tanıdığı sanatçı Dominic Osterreid’ı davet eder. Adam ve Dominic, metinleri bir çeşit karşılıklı iletişim malzemesine dönüştür. Sanatçılar öncelikle kitapta yer alacak mektupların yazıldığı tarihlere göre kronolojik bir şekilde sıralanmasını gerçekleştirirler ve takvim yaprakları gibi her gün için birer sayfa ayrılır. Mektup yazılmadığı günlere denk gelen sayfalara, Adam ve Dominic’in seçtiği  siyah-beyaz 243 adet görsel gelir: denize inen paraşütler, yük gemileri, ayda yürüyen astonot, 19.yüzyıl yağlı boya manzara resimleri, seçilmiş film kareleri… Bu şekilde, kitap yarı görsel, yarı metin içeriği ile birbirini hem iten, hem tamamlayan bir karışım haline gelir. Letters To The Pacific, kütüphane rafına ait bir kitap olmaktan öte, içinde farklı hikayeler ve referanslar barındıran sanatsal bir nesneye dönüşür.Mektupların kitap, kitabın ise sanatçılar tarafından eklenen görsellerle tasarlandığı, birbiri içine geçen bu süreç çok katmanlı bir deneyim öneriyor.. Giderek farklı sanatçıları dahil eden bu çalışma, kitabın basılmasından sonra film gösterimi ve okuma performansı olarak yeniden üretilmeye başlıyor. Birbirini zincirleme olarak takip eden bu süreç, ardarda gelen müdahale, eklenme ve cevap niteliğinde olan yeni işlerle kendi kendini üreten sanatsal bir deney olarak işliyor. Antik Yunan’da kendi kendini yaratma anlamına gelen Autopoiesis, hücre gibi kendini kendini yeniden üretebien biyolojik sistemleri tanımlamak için ilk defa 1970’lerde biyolog Humberto Maturana tarafından kullanılan bir terim. Türkçeye, özyineleme, nefs-i yaratım, İngilizceye,  self-production gibi çevirilerle giren bu kavramın, kolektif ve kendi kendini doğuran bir süreç işi olan Letters To The Pacific performansını en iyi biçimde ifade ettiğini düşünüyorum. Edebiyat, görsel sanatlar ve performans deneyimiyle birbirini organik bir biçimde yeniden üreten ve tamamlayan işler, herhangi bir medyumun öne çıkmadığı  eşitlikçi ve eş-zamanlı bir deneyim sunuyor.

 

Çin Lokantasından Huguenot Evine: dOCUMENTA (13)’te Pasifik’e Mektuplar Performansı

dOCUMENTA (13), sergi ve kamusal programların birbirinden keskin bir çizgi ile ayrılmadığı, kamusal programların sergi deneyiminin önemli bir parçası olduğunu gösteren bütünlüklü ve birbirinin içine geçen bir program sunmuştu. Sekiz şair, deneme ve kurgu yazarının farklı zamanlarda, serginin büyük bir kısmının yer aldığı Auepark’ta bulunan, Moğol-Çin lokantası Dschingis Khan’da bir masada oturup yazı yazmaya davet edildiği, Chorality, On Retreat: A Writers’ Residency  programı 2012 yazında, Letters To The Pacific (2010) ve The Bewilderments of Bernard Willis (2008) kitaplarının yazarı Aaron Peck’i ağırlamıştı. Sergi izleyicisi ve lokantaya gelenlerin, yazarlar ile karşılaşma olasılığı ve belirli bir yerde yaşama ve  beklenmedik bir yerde yazma deneyimine dayalı olan bu program, yazarların bu süreç içinde gerçekleştirdikleri planlı ya da spontan performansları da beraberinde getirdi. Documenta’nın kamusal programlarında çalıştığım bir sene boyunca, ben ve iş arkadaşım Lucia Pietriousti, yazarların tümüyle yakın bir diyalog kurup, Kassel’de kaldıkları her günün planını ve gerçekleştirdikleri etkinleri hazırladık. Bu süreçte sıradan bir sanatçı -küratör-proje asistanı ilişkisinin ötesinde, daha çok birarada vakit geçirme, sohbet etme, tartışma ve birbirini dinlemeye dayalı bir ilişki kurulması ve programa bu diyalogun yön vermesi, kendi içinde zaten açık uçlu olan bu programı daha deneysel ve kendiliğinden akan bir süreç haline getirdi.  Peck, programa ilk gelen şair-sanatçı Etel Adnan’dan hemen sonra Temmuz ayının ilk iki haftası Kassel’de kalarak, vaktini sergiyi gezerek, kamusal programlar içinde konuşma yaparak ve Çin Lokantasında yazmakla geçirdi. Peck, programa davet edildiği sırada, halen yazmakta olduğu romanı The Bad Arts’ı yazma sürecindeydi, dolayısıyla Dschingis Khan’ın sol uç köşesinde yazar için ayrılan masa, kimi zaman insanı boğan yemek kokusu, 90’ların romantik ensturmental müzik zevkini ortaya koyan, asansör ya da telefonda bekletme müziğini anımsatan tınısı ve büyük plastik ağaç dekoru ile yazara kitabına devam etmesi için oldukça kurgusal ve renkli bir zemin yaratıyordu. Parkta, Gareth Moore, Brain Jungen gibi sanatçıların işlerinin bulunduğu yerlere yakın yürüme mesafesinde olan restoran, sergi haritasında özellikle yazarların yerini arayıp bulan ya da şans eseri restorana girmiş olan izleyicilerin, ya da yeşil çay içmek için ara verenlerin biraraya geldiği, bir anlamda açık, bir anlamda yarı-gizli bir yerdi. Peck, sanırım yemeklerini çok beğenmese de, restoranda vakit geçirmekten, misafir programının deneyselliğinden, restorana gelen İngilizce’si çatpat olan yaşlı Alman çiftlerin ilgisinden, sergiyi dolaşmaktan ve sergideki işler hakkında sohbet etmekten keyif alıyordu. Restoranda geçirdiği zaman dışında yazar,  katılımının önceden planlandığı, dOCUMENTA (13)’ün farklı kamusal programlarına da dahil oldu: Gareth Moore ile birlikte katıldığı The Black Box konuşmaları, Fredericianum’un hemen önünde ya da girişinde  yarım saatlik okuma programı olan Reader’s Circle: 100 Notes – 100 Thoughts, her Cuma günü gece 11’de başlayan, şiirin dışında performatif bir alan sunan Poetry Readings, Peck’in konuşması olan That Sound Should Have Been Our Title: Ekphrasis and The Novel. Bu koşuşturmalı programların arasında, yazarla bir sohbet sırasında, Letters To The Pacific kitabı ve performansını konuşmaya başladık: işin tüm bu katmanlı sürecini, kitabın yazımını, nasıl performans haline geldiğini… Yazarın misafirlik programının son günleri olmasına rağmen, spontan bir kararla bu performansı gerçekleştirmeye karar kıldık. O sırada bir diğer dOCUMENTA (13) katılımcısı olan Theaster Gates’in Huguenot Evi’i projesi aklımıza geldi. Kullanılmayan binaları hayata döndüren, konserlerin, etkinliklerin, workshop’ların gerçekleştiği, aynı zamanda işlerin sergilendiği, mutfağında yemekler pişen, küçük odalarında öğrencilerin kaldığı bütünüyle yaşamsal olan bu mekan hemen hemen her projeye açıktı. Adam ve Dominic’in bir kaç gün içinde Kassel’e gelmesi, performansın organizasyonu ve Aaron Peck’in teklifimi kabul etmesiyle, yazar-misafirliğinin son günü, Huguenot Evin ufak ve loş bir odasında, 15-20 kişinin katılımıyla The Letters To The Pacific performansı gerçekleşti.

Adam Harrison ve Dominic Osterreid: John Baldessari, Jean-Luc Godard, Chantal Akerman, Marcel Broodthaers, James Benning, Sabine Dusend, Hollis Frampton, Woody Allen ve Michael Haneke’nin filmlerinden parçalar kullanarak, nasıl kitapta, mektup yazılmayan günler için görsellerle müdahale ettilerse, performans sırasında da  mektup yazılmayan günlere denk gelen kısımlarda bu film kolajını gösterdiler. Performans, Peck’in mektupları birbir okumasıyla başlıyor. Mektup yazılmadığı günlerde ise, bir sonraki mektuba kadar fim gösterimi devreye giriyor. Performans aslında bir anlamda, kitabın yeniden üretilmesi ve farklı medyumlarla canlandırılması. Performansı izledikten sonra, mektupların yazılma hikayesi, kitap oluşu, ardından performans ve film kolajı olma sürecininin tüm kronolojik geçmişini unuttuğumu, belki de tam anlamıyla bilmediğimi ya da bunların aslında hiç bir önemi olmadığını farkettim.Çünkü bu süreçte hangi materyalin önce geldiği hiç bir önem taşımıyor. Mektupların, kitabın, görsellerin, ve filmin birbiri ile olan ilişkisinin oldukça organik ve kendiliğinden gelen bir doğası var. Performans sırasında, metnin filmler için mi yazıldığı, yoksa filmlerin metin için mi seçildiği oldukça önemsiz. Peck’in ağır ve yalın sesi, video projeksiyon için karartılan odanın loş havasını doldururken,  görseller ve metin birbirinin içine giren bir diyalog oluşturuyor. Bu otopoietik süreçte Aaron Peck’in New York metinleri, Adam ve Dominic’in metni görsele çeviren film kolajı, seyahat etmek, okyanusta olmak, sınırları geçmek üzerine, farklı malzemelerin birbirleriyle seviştiği ortak bir dil ve sanatsal bir diyalog kuruyor.



[1] Okura not: Okuduktan sonra, soruları unut Pasifik. Bir kitabı eline aldığını hayal et, daha sonra yazarın kitabın tamamını sana fısıldarcasına, sakince okuduğu, okurken yanı başında aralıklarla film gösterildiği loş bir odada bulunduğunu hayal et. O zaman bir kente yolculuk etmenin, orada olmanın, yazı yazmanın, metnin sanatsal karşılıklarla nasıl çoğaltılabileceğini keşfedebilirsin.

[2] Pasifik’e Mektuplar

[3] Eğer İnşaa Edersen, Gelecekler

[4] Aaron Peck, Letters to the Pacific, Portland, Publication Studio, 2010, p. 11

[5] Aaron Peck, Letters To The Pacific, Portland, Publication Studio, 2010, p. 137

[6] Autopoietic, kendi kendini üreten.

 

Share and Enjoy-Haberi Paylaş:
  • email
  • Print
  • PDF
  • Facebook
  • MySpace
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Tumblr
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Add to favorites

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed.
You can leave a response, or create a trackback from your own site.

There are no comments yet, be the first to say something


Leave a Reply

XHTML: You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Subscribe to RSS feed